İstanbul’da yaşayanlar buraya yabancı değildir. Aynı kaotik hayatın bir benzeri burada da var; trafik, hayatın koşturmacası, bir yerden başka bir yere yetişme telaşı ve kalabalık insan nüfusu…
Eh, bir de meşhur Thames Nehri var. İnsan bakarken adeta bir renk karmaşasının içine giriyor. Alışılmışın dışında, toprağa karışmış bir suyu andıran görüntüsüyle biraz şaşırtıcı. Bunun benzerini Mısır’da, Nil Nehri’nde görmüştüm. Böylesine büyük metropollerin içerisinden geçen nehirlerin bu görüntüsü beni her zaman hayrete düşürmüştür. İnsan ister istemez “Bunun bir çözümü neden bulunamıyor?” diye düşünüyor.
Neyse, rengini bir kenara bırakırsak Londra fazlasıyla hareketli bir şehir. İnsanları ise en azından benim tanıştığım ve karşılaştığım kadarıyla oldukça sıcakkanlı. Birçoğu gülümseyerek yaklaşıyor. Açıkçası bu durum beni şaşırttı. Sokaklarda insanları izlerken ister istemez “Herkes nasıl bu kadar rahat ve mutlu görünüyor?” diye düşündüm.
Sonrasında bunun cevabını kendimce yorumlamaya başladım. Ekonomik özgürlüğün ve refah seviyesinin insan davranışları üzerindeki etkisini düşünmemek mümkün değil. Elbette bir şehri yalnızca insanların yüz ifadelerine bakarak değerlendirmek mümkün değil. Fakat sokakta gördüğünüz o rahatlık, insan ilişkilerine de ister istemez yansıyor.
Tabii Londra’ya başka bir kadrajdan bakarsak karşımıza bambaşka bir görüntü çıkıyor. Evsizlerin sayısı oldukça fazla. Neredeyse her sokak başında bir evsizle karşılaşmanız mümkün. Benim gözlemlediğim kadarıyla çoğu gün içerisinde herhangi bir taşkınlık çıkarmadan, ince battaniyelerinin üzerinde oturuyor ve insanların yardım etmesini bekliyor. Özellikle köprü altlarında, çadırlarla adeta küçük yaşam alanları oluşturmuşlar.
Ne yalan söyleyeyim, gece vakti yanlarından geçerken insan biraz tedirgin oluyor. Fakat benim karşılaştığım süre boyunca herhangi bir olay yaşanmadı. Bazıları sokak ortasında yüksek sesle bağırıyor, sağa sola laf atıyor; fakat çevredeki insanlar sanki alışılmış bir şeymiş gibi yollarına devam ediyor.
Hyde Park’ta Fikirlerin Çarpışması
Hyde Park’a uğrarsanız, parkın çeşitli köşelerinde tartışma noktalarıyla karşılaşabilirsiniz. İnsanlar konuşacakları konuyu belirleyen bir pankart hazırlıyor, bunu demirliklere asıyor ve karşısına kendisiyle tartışacak insanları bekliyor.
Saatlerce oturup izledim.
Herkes öfkeli. Sesler inanılmaz yüksek. Fikirler son derece sert biçimde savunuluyor. Fakat işin trajikomik tarafı şu: Herkes birbirine bir noktaya kadar saygılı.
Nasıl olduğunu ben de anlamaya çalıştım.
İnsanlar fikirlerini son derece sert biçimde dile getiriyor, hatta zaman zaman birbirlerinin sözünü kesiyor ve seslerini yükseltiyorlar. Fakat tartışma sona erdiğinde herkes sakince dağılıyor. Birkaç dakika önce birbirlerine karşı yükselttikleri sesler sanki hiç yaşanmamış gibi geride kalıyor.
İşte bu noktada ister istemez Türkiye’yi düşündüm.
Aynı tartışma kültürü İstanbul’un bir parkında oluşsa nasıl olurdu? İnsanların birbirlerine karşı bu kadar sert fikirler ifade ettiği ama tartışma bittiğinde herkesin kendi hayatına devam ettiği bir ortam mümkün müydü?
Bunu düşünmek bile zihnimde onlarca farklı senaryo oluşturdu.
Belki de burada dikkatimi çeken şey, insanların aynı fikirde olması değil; aynı fikirde olmadıkları hâlde bir arada durabilmeleri oldu.
Üstelik bu tartışmalara herkes katılabiliyor. İnsanlar düşüncelerini açıkça ifade edebiliyor. Sert konuşabiliyor, karşı çıkabiliyor, hatta öfkelenebiliyorlar. Fakat tartışmanın kendisi ile karşılarındaki insan arasında bir sınır koymayı başarabiliyorlar.
Belki de medeniyet dediğimiz kavramın önemli parçalarından biri tam olarak budur: Aynı düşünmek değil, farklı düşünürken birbirinin varlığına tahammül edebilmek.
Londra’nın Anatomisi
Şehrin mimarisine bakacak olursak yapılar muhteşem. Hem de tek kelimeyle…
Modern ve tarihi iç içe geçirmişler ve bu iki dönem birbirinin yanında hiç sırıtmıyor. Bir sokakta kendinizi 1800’lü yıllarda hissederken, birkaç dakika sonra 2030’lara ait bir şehir manzarasının içerisinde bulabiliyorsunuz.
İnsan her sokakta biraz kaybolmak istiyor.
Bunu yaparken de kendinizi küçük bir labirentin içerisinde dolaşıyor gibi hissediyorsunuz. Yapıların belirli bir standart ve düzen içerisinde olması, şehrin planlamasını oldukça etkileyici hâle getirmiş. Tarif edilmesi zor ama bir o kadar da güzel bir his bu şehirde kaybolmak.
Şehrin en güzel taraflarından biri ise müzeler.
Londra’da müze sayısı gerçekten çok fazla. Üstelik birçoğu ücretsiz. Kalabalığa maruz kalmamak için bazıları için önceden rezervasyon yaptırmanız gerekiyor. Müzeler için en azından tam bir gün ayırmak gerektiğini düşünüyorum. Ben asgari süreden bahsediyorum; daha fazla zaman ayırırsanız kesinlikle daha iyi olur.
Londra’yı Bisikletle Keşfetmek
İşte bu şehirde en sevdiğim kısma geliyorum.
Şehir planlamasından bahsettim ancak bunu yaparken bisiklet yollarını da ihmal etmemişler. Londra, benim gördüğüm kadarıyla bisiklet kullanımına ciddi şekilde alan açmış bir şehir.
Bisiklet ağı oldukça gelişmiş. İnsanlar toplu taşımanın yanı sıra bisikleti de günlük ulaşımın bir parçası olarak kullanıyor.
Ben de kendimi biraz Londralı gibi hissetmek adına gittiğim birçok noktaya bisikletle ulaşmaya çalıştım. Böylece şehri tamamen farklı bir gözle görme fırsatı buldum.
Tabii bir tık zorlandım.
Çünkü burada trafik soldan akıyor. Bizim gibi sağdan akan trafiğe alışmış insanlar için bu durum ilk başta epey kafa karıştırıcı olabiliyor. Neyse ki herhangi bir kazaya sebep olmadım ve trafik kurallarına bir araç kullanıcısı kadar dikkat etmeye çalıştım.
Yemek Kültürü: Benden Kocaman Bir Sıfır
Gelelim yeme içme kültürüne…
Buradan benden kocaman bir sıfır aldı.
Benim açımdan Londra’da doğru düzgün yemek yiyecek yer bulmak şaşırtıcı derecede zordu. Elbette şehirde çok fazla restoran ve farklı mutfak var; fakat benim aradığım tarzda, hızlıca ulaşabileceğim ve gerçekten keyif alacağım yemek seçeneklerini bulmakta zorlandım.
Bu kadar turist ağırlayan bir şehirde daha farklı bir yemek kültürü bekliyordum.
Marketleri gezince ise bunun nedenlerinden birini kendi açımdan anlamaya başladım. Raflarda çok fazla hazır yemek ürünü bulunuyor. İşten dönen insanların yemek yapmak yerine hazır ve paketlenmiş ürünleri tercih etmesi burada oldukça yaygın görünüyor.
Marketlerde bu ürünlerin kapladığı alan beni gerçekten şaşırttı.
Elbette birkaç günlük ziyaret üzerinden Londra’nın tamamının yemek kültürü hakkında hüküm vermek doğru olmaz. Fakat benim Londra deneyimimde bu konu, şehrin en zayıf taraflarından biri olarak kaldı.
Son Söz
Evet…
Buraya kadar şehrin birçok noktasına değinmeye çalıştım.
Bir bütün olarak baktığımda Londra benim için yalnızca büyük ve kalabalık bir Avrupa şehri olmadı. Kaotik hayatın, tarihi yapıların, modern mimarinin, farklı kültürlerin ve özgürce ifade edilen fikirlerin aynı şehir içerisinde nasıl bir arada yaşayabildiğini görmek oldukça etkileyiciydi.
Bir yandan evsizleri ve hayatın sert tarafını görüyorsunuz, diğer yandan dünyanın en önemli müzelerinin, tarihi yapıların ve modern şehir yaşamının içerisinde dolaşıyorsunuz.
Belki de Londra’yı ilginç yapan şey tam olarak bu karşıtlıklar.
Kaosun içerisinde bir düzen, farklılıkların içerisinde bir ortak yaşam ve sert fikirlerin içerisinde belirli bir saygı…
Burası benim için gerçekten güneşin kolay kolay batmadığı topraklar.
Hayatta en az bir kez bu şehre adım atmanızı, sokaklarında amaçsızca kaybolmanızı ve Hyde Park’ta bir bankta oturup etrafınızdaki insanları izlemenizi isterim.
Belki o zaman siz de benim gibi Londra’nın yalnızca gezilecek bir şehir olmadığını, aynı zamanda izlenecek ve üzerine düşünülecek bir şehir olduğunu fark edersiniz.




Yorum bırakın