15 TEMMUZ ŞANLI DİRENİŞ
Bir yaz gecesi ılık bir rüzgâr, bulutlu bir gökyüzü. 15 Temmuz Cuma akşamı. Saat 19.00 sularıydı. Telefonuma baktığımda Akif’in aradığını gördüm. Akif, Kumburgaz’daki en iyi arkadaşım.Bu arada adımın Berk olmasına rağmen nüfus müdürlüğünün azizliğine uğrayıp kimlikte adımı Pek olarak yazıldığını bilen tek arkadaşım.Akif’in ailesiyle dostluğumuz eskilere dayanır.Hatta o kadar eskidir ki, Suriye’den göç eden dedelerimin,İstanbul’a geldiklerinde ilk olarak tanıştıkları aile olmuştur.Akif sarışın,benden biraz daha uzun boylu,saçları dalgalı,yeşil gözlü,buğday tenli ve bana nazaran daha zayıf biridir.Derslerinde başarılı ve çalışkan bir öğrenciydi.Telefonla konuştuğumuzda bana üniversiteyi kazandığı haberini verdi.Gerçi ben üniversite kazanamamıştım; ama arkadaşımın kazanması beni çok mutlu etti.Akif’e bunu kutlamamız gerektiğini söyledim.Akif de bunu gece kafe de kutlayabileceğimizi söyledi.Telefonu kapatmadan önce hangi şehirde üniversite kazandığını sordum.İtalya Bari Üniversite’sini kazandığını söyledi.En iyi arkadaşımın benden ayrılacak olması beni üzdü.Telefonu kapattıktan sonra Leo’yu aradım.Leo kumral,beyaz tenli,kıvırcık saçlı,koyu kahverengi gözlere sahip Süryani bir arkadaşımdı .Babası Dmitry Amca da Süryanilerin Melfonosu olarak biliniyordu.Melfono “öğretmen” anlamına geliyormuş.Telefonda Leo’ya Akif’in üniversite kazandığını ve bu gece dışarıda kutlama yapacağımızı söyledim.O da en az benim kadar sevinmişti.Telefonu kapattıktan sonra hazırlanmaya başladım.
Bir türlü giyineceğim kıyafeti bulamamıştım. Yarım saat kıyafet bulma çabasından sonra içime sinen kıyafeti buldum. Lacivert keten bir pantolonun üzerine beyaz bir gömlek giydim. Leo’yu arayıp hazırlandığımı söyledim. Telefonda on dakika içinde buluşacağımızı kararlaştırdık. On dakika sonra aşağıya indiğimde Leo’nun aşağıda olduğunu gördüm. Leo her zamanki gibi dikkatleri üzerine çekmeyi iyi biliyordu. Beyaz bir pantolonun üzerine tozpembe bir gömlek giymişti. Sohbet ederken kendinden emin adımlarla yürüyen Akif’de bize doğru geliyordu. Gözlerinden okunan bu mutluluk bizleri de mutlu etmişti. Yanımıza gelip bize sarıldıktan sonra sitede bulunan bakkala doğru yürümeye başladık. Hüsnü Amca bizi her zaman ki gibi sarhoş bir şekilde karşıladı. Ne yalan söyleyelim, içerisi berbat kokuyordu. Sakız alır almaz kendimizi dışarıya attık. Kumburgaz’ın, bu yaz mevsiminde kalabalık olmasını unutup kafeye doğru yürümeye başladık. Akif yolda yürürken bize güzel bir haber daha verdi. Üniversiteyi kazanmasından dolayı babası’nın, ona araba alacağını söyledi.
Bugün her şey yolunda gidiyordu. Öncelikle arkadaşımın üniversite kazanması sonrada ödül olarak da ona araba alınması, onu mutlu ettiği kadar bizi de mutlu etmişti. Yoldayken haber ajansından telefonuma bir mesaj geldi. Mesajda köprünün askerler tarafından kapatıldığı ve tankların kışladan çıkıp sokaklara indiği yazıyordu. Korkup telaşlanmıştım. Bu haberi arkadaşlarıma da okuduktan sonra bunun bir tatbikat olmasından söz ettiler. Tatbikat olduğunu düşünüp yola devam ettik. Yalnız arkalardan gelen ses dikkatimi çekmişti. Arkama dönüp baktığımda yetmişlik bir nine “Gençler vatanınıza sahip çıkın!”diye bağırıyordu. Ninenin bunu neden söylediğini anlayamadık ve yolumuza devam ettik. Bu civarın en büyük kafesi olan dört katlı bir kafe’ye gelmiştik. Kafeye girerken bizi bir garson karşılayıp masamıza kadar eşlik etti ve şöyle dedi “Buyurun efendim. Rezerve ettiğiniz masa burasıdır.”Teşekkür ettikten sonra siparişlerimizi almaya başladı. Sıra bana gelince ben de bir tane sütlü kahve istedim. Siparişlerimiz gelince tam kahvemi yudumlayacakken telefonum çaldı. Babam arıyordu; kızgın, tedirgin ve korkulu bir ses tonuyla hemen eve dönmemizi söyledi. Nedenini sorunca, darbe girişiminin olduğunu söyledi. Gerçi, ders kitapları ve bazı dizi senaryoları harici, darbenin gerçek anlamını bilmiyorduk. Garsonu hemen yanımıza çağırıp hesabı ödedikten sonra hızlı adımlarla kafe’den çıktık. Kafeden çıktık çıkmasına ama sanki kafe sokaklardan daha güvenliydi. Sokakta kime baksam, korkulu bir yüz ifadesiyle karşılaşıyordum.
Eve doğru yürümeye başladık. Sokaklardan çığlık sesleri, hainlerden kurşun, camilerden ise sela sesleri geliyordu. Korkudan hızlı adımlarla yürüyorduk. Yalnız tek hızlı olan bizler değildik, bazı insanlar bankaların önlerinde sıra oluşturmuş bazıları ise marketlerde reyonları boşaltmakla meşguldü. Çok korkmuştum, daha doğrusu tedirgindim. Aklıma cevabını bilemediğim sorular geliyordu: darbenin ne olduğu, köprünün askerler tarafından neden kapatıldığı, tankların neden kışladan çıktığı vb. sorular.
Siteye varmak üzereydik ancak hainler tankların içine girmiş, önüne ne geliyorsa ezip geçiyordu. Etrafıma baktığımda insanlar yere yatmış, ellerini başlarının üzerine koymuş, gözleri yaşlı, yüzleri ise korkudan bembeyaza kesilmiş idi. İçimden bu kadar zalimleşmiş insanlara beddua ettim. Siteye girdiğimizde herkes deprem olmuşçasına sokağa dökülmüş birbirlerini aramakla meşguldü. Kalabalıkta bizler de ailelerimizi arıyorduk. Kalabalık içinde babamı bulup boynuna sarıldım. Bana telaşlı, korkulu bir ses tonuyla:“oğlum, iyi misin?”dedi. Bende “iyiyim baba” dedim. Ardından babama, tankların neden insanları vurduğunu sordum. Öncelikle bunun bir darbe olduğunu, tankların içindekilerin gerçek asker olmadığını onların birer hain olduğunu söyledi. Babamı ilk defa bu kadar korkmuş bir halde gördüm. Korkmasının sebebi önceki darbeleri yaşamış olmasıydı.28 Şubat sürecini bizzat yaşamış, önceki darbeleri de babasından dinlemişti.Babam babasını dinlediğinde en acı veren darbeyi sorduğumda, hiç şüphesiz 1960 darbesi demişti.1960 darbesinde masum bir Başbakanı asacak kadar ileriye gitmişlerdi. Cuntacılar şerefli Adnan Menderes’i ve birçok devlet adamını darağaçlarına asmışlardı. Sitenin içinde bulunan çay bahçesinin televizyonu açılmış herkes etrafında toplanıp bu kanlı girişimi takip ediyordu.TRT1 haber spikeri Tijen Karaş canlı yayında TSK’ dan gelen darbe metnini okuyordu. Millet ise onu pür dikkat dinliyordu. Arka sıralardan Hikmet Amca “Bu bir darbedir. Bu hükümetimiz de diğer darbeye maruz kalmış hükümetler gibi cuntacıların eline geçecektir. Milletinize, bayrağınıza ve fevkalade önemli olan bu vatanınıza sahip çıkın. Eğer ki sahip çıkmasanız geleceğiniz elinizden alınacaktır.”dedi. Hikmet Amca’nın bu sözleri insanları düşünmeye sevk etmişti. Artık insanlar Cumhurbaşkanından gelecek açıklamayı merak ediyordu. İnsanlar Cumhurbaşkanının kaçtığını düşünürken CNNTÜRK’e bağlanan Cumhurbaşkanı milletine şu şekilde sesleniyordu:”Bu konuda gerek Cumhurbaşkanı olarak gerek Başbakanımız, Hükümetimiz olarak bizler atılması gereken adımlar neyse dik durmak suretiyle bu adımı atacağız. Bu arada milletime de bir çağrı yapıyorum, o da şudur: Milletimizi illerimizin meydanlarına davet ediyorum. Havalimanlarına davet ediyorum ve milletçe meydanlarda, havalimanında toplanalım ve bunların o azınlık grubu, tanklarıyla, toplarıyla gelsinler ne yapacaklarsa halka orada yapsınlar. Halkın gücünün üstünde bir güç ben tanımadım bugüne kadar.”dedi. Konuşması bittikten sonra şahadetlerle, tekbirlerle yola koyulduk. Babam hemen arabayı hazırladıktan sonra bizleri alıp köprüye gideceğimizi söyledi. Annemin babası olan Ahmet Dedem ise köprünün darbeci askerler tarafından kapatıldığını ve oranın benim için tehlikeli olabileceğini söyledi. Annem lafa atılıp babama şöyle seslendi:”Atilla, bence babamı dinleyelim unutma ki yanımızda Berk’de var.”dedi. Bu durumu dikkate alan babam havalimanına gideceğimize karar verdi. Havalimanına gitmek üzere yola çıktığımızda, insanların tekbirleri, büyüklerimizin duaları ve camiden gelen o sela sesleri göklere yükseliyordu. Etrafa baktığımda, insanların vatan, millet ve bayrak sevgisi gözlerinden okunuyordu.
İnsanlar şahadet şarabını içmek için birbirleriyle yarışıyordu. Kurşunların, tankların altına yatanları da gördük banka önlerinde sıra olanları da. Milletin sesi semaya doğru yükseliyordu :“Onların silahları, tankları varsa bizlerin de iman dolu kalplerimiz vardır.” Bu kahramanlık öyküleri zihinlere kazınacak ve ömür boyu bu şanlı direniş unutulmayacaktır.
Babamın radyoyu açmasıyla birlikte F-16’larla Ankara’yı, milletin Meclisini, milletin Sarayını bombaladıkları haberini duyduk. Bu haberi alan vatan sevdalıları Türkiye’nin dört bir tarafından meydanlara akıyordu. Meydanlarda millet, devlet adamlarıyla birlikte direniyor, nöbet tutuyordu. Artık millet olayın farkındaydı; Malazgirt’te, Çanakkale’de yazılan destanlara bir yenisini daha ekleniyordu. Destan vatan sevdalıları tarafından yazılıyordu. Bu aziz milleti hafife alan cuntacılar ise bu onurlu duruşu görmezden geliyordu. Hainler diğer planı devreye sokmakla meşguldü: “Cumhurbaşkanına suikast”. Cumhurbaşkanına suikast düzenlemek üzere yola çıktılar. O anlarda Marmaris’te bulunan Cumhurbaşkanı, Allahın hikmetiyle onlar gelmeden on beş dakika önce İstanbul’a gelmek üzere yola çıkmıştı. Otelin önüne gelip Cumhurbaşkanının odasına yönelerek kapıyı açtıklarında odada kimseleri görememek, onları şok’a uğratmıştı. O an önemli olanı, ellerindeki silah değil de Allahın kimin yanında olduğu idi. Cumhurbaşkanı İstanbul Atatürk Havalimanı’na gelmek üzere yoldaydı. Bunun haberini alan bizler de milyonlarca kişiyle birlikte, Cumhurbaşkanımızı karşılamak üzere tekbirlerle hazır bekliyorduk. Onun ülkesini bırakıp kaçtığını iftira edenler, halen banka sıralarındaydı. Atatürk havalimanına iniş yapan Cumhurbaşkanımız bizlerin büyük coşkusuyla karşılaştı. Milletin adamı halkına seslenmek üzere dışarıya çıkıp şunları söyledi: “Bu bir ayaklanmadır. Bu vatana bir ihanet hareketidir. Bunun bedelini çok ağır ödeyeceklerdir.”demesiyle hep bir ağızdan tekbirler yükseldi gökyüzüne. Darbeler tarihi Genç Osman’ın katliyle başlayıp, Abdülaziz’e yapılan ilk askeri kalkışmayla devam edip 1960,1971,1980,28 Şubat sürecinde,17–25 Aralık operasyonlarında, Gezi kalkışması ve son olarak Aziz milletimizin son direnişi olan 15 Temmuz darbesiyle tarihe geçen kanlı girişimlerin sonuncusunu yaşadık. Aziz milletimizin bu kahraman davranışı ise tarih sayfalarında
Darbe teşebbüsü başarısızlıkla sonuçlanarak, Türk milleti ise yeni bir destan yazmıştır. Zafer Aziz, Kahraman TÜRK MİLLETİNİNDİR…



Yorum bırakın